Çok fazla haber oldu, ben de uzun uzun konuşmak
istemiyorum. Amacım "Aslan Başbakan nasıl verdi
adamların ağzının payını" edebiyatı yapmak da değil.
Sadece sonunda başvekilin sinirinin doğru bir yerde ve
doğru bir zamanda patlaması hoşuma gitti. Fakat bütün
iş bundan ibaret değil. Davos'ta olanlar kimsenin acı
çekmesini önlemeyecek. Eğer filistinde akan kanların
durması isteniyorsa bunun görünen en kolay yolu
Hamas'ın bir an önce ateşkes isteyip hatta silah
bırakıp sorunu diplomatik yoldan çözmek için çaba
göstermesi.
Tayyip Erdoğan da böyle bir çıkış yaptıktan sonra
gazzede yaşayan insanlar için ufak da olsa bir umut
ışığı gibi görünmeye başladı. Oradaki insanların asıl
ihtiyacı ise bir an önce barış can güvenliklerinin
kesin bir şekilde sağlanması. Başbakan gerçekten
yardımcı olmak istiyorsa yapması gereken Peres'e nasıl
bağırdıysa Hamas'a da biraz sert çıkıp barışa
zorlaması.
Hazır İngiltere artık Hamas'la görüşme zamanı geldi
demişken bu iş bir an çözülmeli ve başbakan asıl o
zaman yumruğunu masaya vurmalı. Hamasın kendi kendine
ilan ettiği zaferlerin ölen insanlara bir faydası yok
çünkü.
Bu gün cumhurbaşkanlığında düzenlenen cumhuriyet
resepsiyonuna chp ve dsp katılmadı.
Deniz Baykal, "İçinde bulunduğumuz koşullarda, yani
hukukun ve Cumhuriyet değerlerinin hızla aşındırılıp
yozlaştırıldığı bir dönemde yapılan kutlamaların
Anıtkabir ziyareti ötesinde bir Cumhuriyet kutlaması
şartlarını ve anlamını taşımadığı düşüncesindeyim"
Diyerek neden katılmadığını da açıkladı.
Siyasi görüşü ne olursa olsun seçimle gelmiş bir
meclisin arasında bulunmamak ya seçilmişleri tanımamak
ya da cumhuriyetin ne olduğunu aslında anlamamış
olmaktan kaynaklanabilir. Anlaşılan Deniz Baykal ve
aynı düşünenler Cumhuriyeti sadece kendileri için
istiyorlar. Kendileri dışında bir cumhuriyeti tanımayan
partilerin de aslında cumhuriyetçi olmadıklarını
söylemek de yanlış olmaz sanırım. Hele ki 29 Ekim
Cumhuriyet bayramına Cumhuriyetin ilk kurulan partisi
olmak gibi ciddi bir tarihsel miras taşıyan partinin
katılmaması bence çok iç acıtan bir durum.
Hayatımdaki en büyük kararsızlıklarımda
salatalık hep yardımıma koşmuştur ve bana fikir
vermiştir.
Ne zaman ilhamım kaçsa hemen salatalığa
sığınırım, bir ısırık alırım ve ilham gelir,
çünkü salatalık bana fikir verir.
Bildiğim bütün devrimciler bütün
kararlarını salatalık yerken almışlardır.
Salatalık bütün bilim insanlarının,
bütün mucitlerin, bütün liderlerin
en büyük fikir vericisi olmuştur.
Eh, bu durumda, El-Kaide'nin Irak'ta kadınlara
yönelik satın alma yasağı getirmesini hiç
yadırgamıyorum. Mazallah, bu salatalıklar devamı >
Tarih 30 Temmuz.
Anneme uğradım, evde kardeşim. Sohbet ediyoruz. Canlı
izlediğim AKP kapatılmadı haberini anlatıyorum.
Kardeşim umarsız sırıtışlarla dinliyor.
"-Yani nihayet sonunda parti kapatılmadı, ama
Orkuncum partiye büyüüük bir ihtar
vermişler, sözde."
"Hmm, büyük ihtar ha? Ne yapmışlar,
burunlarına "pıt" mı yapmışlar???"
Abdullatif Şener pek de
sürpriz olmayan bir kararla AKP'den istifa edip
yeni bir oluşum hazırlığında olduğunu
açıkladı.
Şayet olur da AKP kapatılırsa "kapatılmış"
bir oluşumun içinden biri olarak
görülmek istemedi kendisi anlaşılan. Ve bu
hususta AKP sonrası yapılanmak isteyen diğer kitleye de
önden bir kapı açarak ne kadar ince bir
zekanın ürünü olduğunun altını
çizdi.
Kafamdan geçen bir diğer olasılık ise, zaten
"battı balık yan gider" kıvamına gelmiş
AKP'nin kendi içlerinde aldıkları bir kararla
buldukları en ılımlı insana "Sen önden git,
ortamı yap geliyoruz" demiş olacakları. Bu ılımlı
insanın Abdullatif Şener oluşu ortama nasıl bir hava
katacak bunu da ileriki günlerde öğreneceğiz
şüphesiz.
İlk düşündüğümüz gibi ise
durum, Abdullatif Şener'in bu tavrını batmak üzere
olan gemilerden ilk kaçan farelerle
ilişkilendirmek mümkün. Bu tavrı da
genel itibari ile seviyeli ve düzgün bir
siyasetçi izlenimi veren Abdullatif Şener'e
yakıştırmadığımı belirtmeliyim.
16.06.2008… AKP, Anayasa Mahkemesi'ne
sunulmak üzere bir savunma hazırladı. Ta
m metnine şuradan erişilebilecek bu savunmada,
haklarında açılan kapatma davasının hukuki
gerekçelere değil önyargılara dayandığını
öne sürdüler.
Başsavcılığın laiklik anlayışı baştan sona
problemlidir.
Laiklik bir “yaşam
biçimi” olamaz.
"Laikliği “yaşam
biçimi” olarak tanımlamak, beraberinde
çok ciddi siyasi ve toplumsal sorunlar
doğurabilecektir." diyor AKP savunmasında.
Laikliğin ana hatlarından bu kadar uzağa
düşmüş bir yapının savunucularından da farklı
bir söz beklemek yersizdi zaten. Esasen, laiklik
karşısında bu kadar dirençle durabilen bir
partinin kapatılma davasının savunma metninde laiklik
üzerine yazılmış bu kadar çok söz
sarfiyatı beni şaşırtmadı. Neyi saklamak isterseniz,
o kadar göz önüne çıkar
zaten. Bu dava savunmasında dikkatler en çok
"laiklik" üzerine çekilmiş
diyebiliriz.
devamı >
Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve
bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten
çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri
benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da
en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, "Bu
ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu
vardır, adalet örgütü vardır"; demeyecektir. Elle,
taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi
yapıtını koruyacaktır.
Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu
yakalayacaktır. Genç, "Polis henüz devrim ve
cumhuriyetin polisi değildir" diye düşünecek, ama hiç
bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu
yargılayacaktır. Yine düşünecek, "demek adalet örgütünü
de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek
gerek"
Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda
bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise
telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için
salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını
istemeyecek. Diyecek ki, "ben inanç ve kanaatimin
gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım.
Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı
ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim
görevimdir"
İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!
Mustafa Kemal Atatürk
Çoğumuzun takip ettiği üzere , 2007
Haziran'ında Ümraniye'de bir gecekonduda el
bombaları ele geçirildi. O gün başlayan
Ergenekon soruşturması kapsamında
önceki gece 04:30 sularında İlhan Selçuk,
Doğu Perinçek, Kemal Alemdaroğlu, Ferit
İlsever, Serhan Bolluk, Perinçek'in
koruması Yusuf Beşerik, Adnan Akfırat ve
İbrahim Benli'nin ev ve işyerlerine
operasyon yapıldı.
Soruşturmanın en can alıcı noktası 85 yaşındaki bir
yazarın, İlhan Selçuk'un gecenin o saatinde
evinden alınrak kötü bir muameleyle
karşılaşması oldu şüphesiz. O yaştaki biri
için daha "normal" bir eylem
gerçekleştirilebilirken bu yapılmadı.
Öte yandan Ergenekon soruşturması tarihin belki de
en büyük soruşturmalarından birine imza
atacakken sırf bu "kural ihlalleri" nedeniyle
çöküntüye uğrarsa en çok
üzülenlerden biri olacağım. Devletin
içine sızmış örgütümsülerin
en kısa sürede gün ışığına
çıkartılmaları gerektiğine dair kocaman bir
inanç besliyorum. Ülkemizin üzerinde
2004 yılından beri oynanan oyunlara daha ne kadar
göz yumacağımızı merak ediyorum.
Çok zorlu bir süreçten
geçiyoruz ülke olarak. Gerek birbiri
ardına gelen "darbe tahminleri" gerekse
de AKPnin kapatılma davası korkarım ki daha
büyük olaylara kapı açacak. İlhan
Selçuk'un önceki gün Cumhuriyet
gazetesinde yazdığı yazı da sanki bunun
habercisiydi.
"Evet, bu gidişle bir şeyler olacak... RTE
14'üncü Louis gibi 'Devlet benim'
dedikçe Türkiye'nin dengeye girmesi,
ortalığın sakinleşmesi ve normalleşmesi olanaksız... Ya
RTE anayasaya ve yargıya 'sokaktaki adam' gibi saygı
gösterecek... Ya da 14'üncü Louis
olmadığını RTE'ye anımsatacak ve öğretecek
bir hesaplaşmaya hazırlıklı olalım...
Aklın bir başka yolu yok..."
Evet aklın başka yolu yok. Ülke olarak daha
aydınlık günlere yürümemiz dileğiyle..
Dünyada bütün taşların yerinden oynandığı bir süreç
geçirmekteyiz.
Gelişmiş ülkeler diye adlandırılan, süper güç diyerek
bize gösterilen bütün ülkeler ve sistemleri birer birer
çökme sinyali veriyorlar. Ekonomileri, sosyal
düzenleri, toplumları ve bireyleri karışıklık
içerisinde...
Tüm dünyada bunlar olup biterken bizler Türk milleti
olarak daha çok çalışmak, daha çok üretmek, daha da çok
güçlenmek zorundayız. Bunu gerçekleştirmek için birlik
ve beraberliğimizden geri adım atmadan devletimize,
milletimize, hukukumuza, askerimize ve bizleri
yönetenlere sahip çıkmalı, bu sahipliğimizi her geçen
gün artan oranda tüm dünyaya hissettirmeliyiz.
Mevcut sistemde kurumlar ve kişiler arasında tercih
yapmak zorunda bırakılan bir toplum olmaktansa,
Hedefinde kararlı ve iddialı bireyler olarak yüzeysel
konularla uğraşmadan, koskoca bir devleti zayıflatacak
her türlü hareket ve oluşumun karşısında sapasağlam
durmak, herşeyden daha fazla önem taşımaktadır.
Şahsiyet eğitiminden geçmeden, insanın öz yapısına
uygun bir sistem oluşmadan, ülkemizde ve dünyamızda
sorunların çözülemeyeceği aşıkardır.
Şu an ülkemizin gündeminde yer alan parti kapatma
davası da bu kapsamda ele alınmalı ve ülkemizin gelişim
hızının kesilmesine sebep olabilecek her türlü tutum ve
davranıştan kaçınılmalıdır.
Tüm dünyada ekonomik krizin ayak sesleri duyulurken,
ülkemizi zayıflatacak, insanlarımızı zor durumda
bırakacak oluşumların ve hareketlerin karşısında yer
almak durumunda olduğumuzu düşünüyorum. Bu konudaki
sorumluluğumuz bütün devlet kurumları için aynı
düzeydedir, hiçbirisi hakkında ayrımcılık yapamayız.
Ben ancak şahsiyetin ve şerefin tarafında olabilirim .
Bunun dışındaki her türlü düşünce ve durumdan uzak
değerlendirmelerle ülkemizin, insanımızın büyüklüğünü
tüm dünyaya duyuracak her türlü çalışmanın ve bu
çalışmaları yapanların yanında yer almak
sorumluluğumuzdur bunu da unutmayalım.
Demokratlık adına hukuka saldırmanın kötü olduğu gibi,
milli menfaatlerimizi unutarak ülke gerçeklerini
yerinde tahlil edip çözümler sunmak yerine kaos
ortamından siyasi çıkar elde etmek de doğru değildir.
Mesele şu veya bu, şucu veya bucu olmak değil inasana
yakışan şekilde yaşamak ve yaşatmaktır.
Üzerinde durulacak bir konu varsa budur.
% 46.7 oyla iktidara gelen parti hakkında Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı tarafından kapatma
davası açıldı. Daha evvel benzer sahneleri Refah
Partisi ve Fazilet Partisi örneklerinde
gördük. İki kapatma olayında da
sözkonusu partilerin reytinglerinin nasıl tavan
yaptığına tanık olduk. Şimdiyse halkın ezici bir
çoğunluğunun oyuyla gelen bir parti için
alınan bu karar tartışılıyor. Öncelikli
olacak iki konu var bu durumda. Birincisi halkının
%46sına ne derece saygı duyduğu tartışılan başsavcılık
makamı diğeri ise zaten bunca oy alarak başa
geçmiş bir partiye verilecek prim.
Başsavcılık makamının halkından ne derece uzakta
durduğu sonucu çıkartmak mümkün.
Halkının iradesine ters düşecek bir kararla AKPnin
kapatılmasını istemesi belki demokrasiye uygun ancak
halk iradesine aykırıdır. Parti kapatmanın uygarlık
olmadığını savunan sözde demoktatikler için
uygun bir zemin oluşmuş durumda. Netice itibariyle
gördük ki bu tip söylemler ancak ve
ancak partiye olan sempatiyi güçlendiriyor.
Cumhuriyet mitingleri sonrası genel seçimlerdeki
tabloyu örnek olarak sunabilirim
önünüze.
İkinci konu ise tam bu noktada göz kırpıyor.
Başsavcılık makamı halkın %46sının oy verdiği bir
partiyi kapatma kararı alarak kalan %54ün de
ilgisini bu yöne çekmek istemiş olabilir
mi? Bu ülkede o kadar çok şey oldu ki
olayların altında yatan gerçek sebebi bulmak
çok zor olabiliyor. Mümkün
gözüyle bakıyorum bu duruma
üzülerek.
Öte yandan bu kapatma davaları ülke insanını
kendi içinde bölmekten başka bir halta
yaramıyor. Kapatıp da ne olacak yani? %46 bir anda
"Ah hata etmişiz hemen doğru yola
dönelim!" mi diyecek? Demeyecekler. İlk
fırsatta gürül gürül yeniden
gelecekler! Biz de oturduğumuz yerden ahkam keserek
buna müsade edeceğiz.
Niye kapatılsın ki? Yerine daha beterleri gelsin diye
mi?
Eleştirel.com yazarı iseniz buradan giriş yapabilirsiniz, değilseniz yazarlığa başvurmak için lütfen formu doldurun.