Toplumun engellilere bakışını saptamaya
çalışan ankette katılımcıların yüzde
40.58’i bir engelliyle ‘duygusal bir ilişki
yaşardım ama evlenmezdim’ dedi.
İSTANBUL - Toplumun engellilere bakışını saptamayı
amaçlayan araştırmada erkek katılımcılar
‘engelli bir kadınla ilişkiniz nasıl olur?’
sorusuna yüzde 21.72 oranında ‘duygusal bir
ilişki yaşamazdım’ cevabı verdi. Katılımcıların
yüzde 40.58’i ise ‘duygusal bir ilişki
yaşardım, evlenmezdim’ dedi.
Rehabcenter ve Pi Grup Araştırma şirketinin, toplumun
engellilere karşı tutum ve davranışlarını
ölçmek için
yürüttüğü anket çalışmasında
714 erkek ve 507 kadın, toplam 1221 katılımcıyla
görüşüldü
Toplumumuzca kabul görmüş engelli sayısı bir
elin parmaklarını geçmez. Engellilere karşı
bırakın saygılı olmayı, bıyık altından gülerek
bakıyoruz. Yaptığımız ayıbı çocuklarımıza
örnek ediyoruz. Geçen gün daha yeni
yürümeye başlamış ufak bir erkek
çocuğu (kendisine yazının devamında velet
diyeceğim) karşıdan karşıya geçmeye
çalışan bir engelliye bakıp
"yürümeyii bilmiyooo" şeklinde alay
edebiliyor. Annesi ise veledin elini bırakıp
"Aferin anneme, bak sen ondan güzel
yürüyorsun" diyor. Bu velet
büyüdüğünde kendi veledine bunu
öğretecek, bu şekilde toplumumuzdaki
engelliyle dalga geçme hali gelecek nesillere
aktarılacak!
devamı >
Sunucu: Yeni kasetinizden dolayı size çok
ağır eleştirilerde bulunuluyor ….. Bey.
Hattâ bir izleyicimiz olaya annenizi de katarak
(!) bize yeni kasetiniz hakkında bir eleştiri
yollamış.
Şarkıcı: Bütün eleştirilere, o arkadaşa
da “Sayyygı duyuyorum” …
diyerek başlıyor şarkıcı
lafına. Tabi haklı. Neden? E adam demokrat düzeni
yemiş yutmuş. Kraldan faza kralcı denir ya,
“demokraksi” nin özüne
öz katmış bu adam. “Her şeye
saygılıyım” diyor. Her şeye saygılıyım ne demek
şimdi? Ben her dine eşit uzaklıktayım gibi bir şey. Her
şeye saygı duyuyorsan hem adilsin hem zalim, hem
haklısın hem haksız, hem kibarsın hem kaba…
Gerekli tanımı yapılmadan
televizyonlardan bas bas bağırılan
“Demokrasi ve
Özgürlük”, işte
böyle anlaşılıyor ve anlatılıyor.
Özgürlük, bir başkasının
özgürlüğünün başladığı yerde
biten haklardır. Demokrası ise,
özgürlükler ile
sınırlı, halkın egemenliğine dayanan
yönetim biçimidir.
“Herkese acıma, acınacak
duruma gelirsin” diyorlar ya, “herkese
saygı duyma ……”
Bir elektrik-elektronik mühendisine “Bence
akım ile direncin çarpımı volta eşit
değildir” demek, veya bir doktora “bence
kanser grip kadar önemsiz,gelip geçici bir
hastalık” demek, veya bir mimara “Taşıyıcı
sistemin binada hiçbir önemi yoktur, hesabı
gereksizdir” demek, veya veya veya ….
demek ne kadar anlamsız ve absürt değil mi?
Bu meslek dallarının hepsi muhakkak ki başlı başına bir
OLAY bir ilim. Belki bunlardan birine
bir değil iki ömür bile yetmez. Hepsi
insanoğlunun rahatı için yapılan şeyler. Fakat
toplumdan bağımsız sürdürülmeyen şu
hayatımızda bu rahatlıkları yaşayacak da bir ortam
lazım. İnsanlarla beraber bir hayat. Pek tabi ilk
insandan beri olduğu ve olması gerektiği gibi
kurallı bir hayat.
Kuralları kendi kafasında bitirip “Bence
bu caiz aaaaabi” diyerek bitiren insan
işte bu kurallı hayatı kuralsız hale getiren en
önemli insandır.
Kuralların insanın kafasında değil vicdanında
bitmesinin gerekliliğinin herkes tarafın ayan beyan
görüldüğü kanaatindeyim.
Çünkü insanı yalnızken bile
frenleyebilecek kural insanın vicdanında biten
kuraldır. Akıllı insan kurallarda duygularına göre
değil aklına göre hareket eder. Fakat akıldaki
sınırlayıcı, frenleyici etken vicdandır.
“Vicdansız” diye tabir
ettiğimiz kişilerin hayatlarına bir göz atın.
Hiç birinin yaptıkları “akla”
sığmaz. Demek ki akıldaki sınırlayıcı etken vicdandır.
Bu vicdanla kurallara uyulur. Aklın söylediği
değişir fakat aklını yitirmemiş bir vicdan sahibinin
söyledikleri ASLA değişmez.
Onun için lütfen aklımızı
yitirmeyelim, vicdan sahibi olalım ve en az ilk
paragrafta saydığım ilimler kadar geniş olan din ilmini
hafife almadan kurallarına saygı duyalım.
(Din ilminin genişliğine örnek olarak sadece
birkaç alt başlığını söylemek gerekirse;
Kur’an-ı Kerim, Hadis, Fıkıh, Akaid, Kelam,
Siyer. Bu başlıkların hepsi alanında yüz
binlerce eser yazılmış ve en az bir o kadar da
eser yazılabilecek kadar geniş, bu üst başlıkların
yüzlerce alt başlıklarından birine bir
enstitü kurulacak kadar kapsamlı bilgi
içeren muhteviyattadır.)
Eğer bu eleştiriyi 19 yy ın başlarında yazıyor olsaydım
herhalde şöyle başlardım ;
"İşbu kelam, elân kezzap mutasavvıflara ve
dahi tasavvufun nüvesini fehmden yoksun zevatadır.
Umulur ki eyice okuyup anlayalar, mucibince amel
edeler…
Tasavvuf saçma sapan yere herkese sempati
beslemek değildir, aşk teması adı altında eserlerle bir
albümün %90 ını doldurmak değildir,
"…bana dandik neyzen deseler hiç
kızmam" demek hiç değildir (bkz:Benlik
[enaniyet, yani kendini beğenmek] nedir?), "yok
canım estağfirullah" desinler diye bekleyerek
mütavazilik yapmak değildir.
Bütün bu ayaklar ise mutasavvıf ayaklarıdır.
Kişisel muhakemeden yoksun, çıkarcı zihniyetini
terk edememiş, dünyada KENDİ
için yaşayan, tasavvufu ve sözde
mutasavvıfığını, yükselmek için bir basamak
addeden, AŞAĞILIK özellikleri ile
de bilinirler. Tasavvufa yeni bir açılım (!)
getirmek adına (çok biliyor ya) yaptıkları
işlerde muhakkak kendi imzalarınıda işin bir kısmına
koyup kişisel çıkar elde etmekten geri
kalmazlar. İşin özünden maalesef
yoksundurlar.
Otostopla bütün Avrupa'yı dolaştıktan sonra
Türkiye'ye uğrayan PİPPA, Gebze'de aracına bindiği
şöför tarafından önce tecavüze
uğradı, sonra katledildi.
Ne kadar tanıdık öyle değil mi?
Çocukluğumun bir Türk Filmi düştü
hemen hafızama. Ayşecikli bir filmi yanılmıyorsam. İki
genç kız bisikletleriyle tatile gidiyorlardı.
Köylerden kasabalardan geçip
eğleniyorlardı. Sonra başlarına olmadık şeyler geldi. O
günlerde kafamda "otostop ve tek başına
yolculuk hiç güvenli değil" mesajı
yerleşmişti. Sonra da malum klişeler, "Bir kadının
ne işi var bir başına sokaklarda!" Hep bu
söylemlerle büyüdük. Akşam
karanlığı çöktüğünde bırakın
yalnız yürümeyi arabayla bile giremez olduk
ıssız sokaklara.. Yalnızdık, savunmasızdık.
Çünkü biliyorduk ki bizim erkeklerimiz
ancak KENDİ karıları kızları söz konusu olduğunda
ERKEK kesililirlerdi! Kendi karısı sokağa adım atamaz,
ama sokaktaki tüm kadınlar onundur!
Ülkesindeki kadınlara bu kadar acımasız olan
ERKEKLERİMİZ nazarında yabancı uyruklu tüm
kadınlar birer fahişeydi! Öyle ya, ne işleri vardı
yoksa ülkelerinden binlerce kilometre uzakta?
Doktor olabilirlerdi, sanatçı olabilirlerdi, ama
MÜSLÜMAN değillerdi. Ve Müslüman
olmayan kadınlarla her türlü şey
yapılabilirdi!
İçim daraldı. Daraldıkça babamı,
ağabeyimi, eşimi , arkadaşlarımı
düşündüm. Onlar da bu ülkenin
erkeğiydi. Bu şerefsizlerden değillerdi ama. Ya biz
başka türlüydük, ya ONLAR. Onlar
herneyseler bir an evvel DEFOLSUNLAR.
Ah.. Bir de bizim o HARİKA yasalarımız var öyle
değil mi? Bu ülkede kollanmak için ya katil
olacaksın ya tecavüzcü zaten. PEH.

Onca eleştiriye, onca inada rağmen Taraf
okumayı sürdürüyorum. Gazete
kisvesi adı altında önümüze sunulan
kağıt parçaları arasında hatrı sayılır bir yeri
var benim için. "Taraf Gazetesi
hangi tarafta?" ana temalı
bir yazı olmayacak bu. Ben gazetenin "gazete"
olmak için yeterli olan tüm donanıma
sahip olduğunu düşünüyor ve okuyorum.
Memnunum da.
Ancak internet sitesi için aynı dilekleri
beslememek son derece üzücü. Sitenin
yeni açılmış olmasını bir bahane
olarak göremiyorum. Madem henüz hazır değildi
yayına vermemeliydiniz siteyi. Haberler arasında
dolaşırken saniye başı "500 İç Sunucu
Hatası" almaktan gına geldi.
Fiyatını 1 YTL den 40 Kuruşa indirmiş olmasına
bağlayabilir miyim acaba bu
konuyu? "Ucuzladık da artık, ne yapacaksınız
interneti gidin alın okuyun" mu demek
istiyorlar?
Demeseler keşke. Üzülüyorum.
tamamen emekli sandığı ve ssk arasındaki kan
uyuşmazlığından kaynaklanan şizoid kurumlar vakasının
orta yerine saplandım kaldım. iki üniversitenin
rektörlüğü arasındaki kavram
kargaşasının yegane sebebi konu kısmında adımın ve
soyadımın yazdığı birtakım resmi yazışmalar. elimde
birbirinin aynı bilgileri içeren farklı
formatlarda kağıt parçacıklarıyla şehrin bir
ucundan diğerine koşuyorum. devamı >
Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve
bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten
çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri
benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da
en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, "Bu
ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu
vardır, adalet örgütü vardır"; demeyecektir. Elle,
taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi
yapıtını koruyacaktır.
Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu
yakalayacaktır. Genç, "Polis henüz devrim ve
cumhuriyetin polisi değildir" diye düşünecek, ama hiç
bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu
yargılayacaktır. Yine düşünecek, "demek adalet örgütünü
de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek
gerek"
Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda
bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise
telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için
salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını
istemeyecek. Diyecek ki, "ben inanç ve kanaatimin
gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım.
Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı
ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim
görevimdir"
İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!
Mustafa Kemal Atatürk
Çoğumuzun takip ettiği üzere , 2007
Haziran'ında Ümraniye'de bir gecekonduda el
bombaları ele geçirildi. O gün başlayan
Ergenekon soruşturması kapsamında
önceki gece 04:30 sularında İlhan Selçuk,
Doğu Perinçek, Kemal Alemdaroğlu, Ferit
İlsever, Serhan Bolluk, Perinçek'in
koruması Yusuf Beşerik, Adnan Akfırat ve
İbrahim Benli'nin ev ve işyerlerine
operasyon yapıldı.
Soruşturmanın en can alıcı noktası 85 yaşındaki bir
yazarın, İlhan Selçuk'un gecenin o saatinde
evinden alınrak kötü bir muameleyle
karşılaşması oldu şüphesiz. O yaştaki biri
için daha "normal" bir eylem
gerçekleştirilebilirken bu yapılmadı.
Öte yandan Ergenekon soruşturması tarihin belki de
en büyük soruşturmalarından birine imza
atacakken sırf bu "kural ihlalleri" nedeniyle
çöküntüye uğrarsa en çok
üzülenlerden biri olacağım. Devletin
içine sızmış örgütümsülerin
en kısa sürede gün ışığına
çıkartılmaları gerektiğine dair kocaman bir
inanç besliyorum. Ülkemizin üzerinde
2004 yılından beri oynanan oyunlara daha ne kadar
göz yumacağımızı merak ediyorum.
Çok zorlu bir süreçten
geçiyoruz ülke olarak. Gerek birbiri
ardına gelen "darbe tahminleri" gerekse
de AKPnin kapatılma davası korkarım ki daha
büyük olaylara kapı açacak. İlhan
Selçuk'un önceki gün Cumhuriyet
gazetesinde yazdığı yazı da sanki bunun
habercisiydi.
"Evet, bu gidişle bir şeyler olacak... RTE
14'üncü Louis gibi 'Devlet benim'
dedikçe Türkiye'nin dengeye girmesi,
ortalığın sakinleşmesi ve normalleşmesi olanaksız... Ya
RTE anayasaya ve yargıya 'sokaktaki adam' gibi saygı
gösterecek... Ya da 14'üncü Louis
olmadığını RTE'ye anımsatacak ve öğretecek
bir hesaplaşmaya hazırlıklı olalım...
Aklın bir başka yolu yok..."
Evet aklın başka yolu yok. Ülke olarak daha
aydınlık günlere yürümemiz dileğiyle..
Dünyada bütün taşların yerinden oynandığı bir süreç
geçirmekteyiz.
Gelişmiş ülkeler diye adlandırılan, süper güç diyerek
bize gösterilen bütün ülkeler ve sistemleri birer birer
çökme sinyali veriyorlar. Ekonomileri, sosyal
düzenleri, toplumları ve bireyleri karışıklık
içerisinde...
Tüm dünyada bunlar olup biterken bizler Türk milleti
olarak daha çok çalışmak, daha çok üretmek, daha da çok
güçlenmek zorundayız. Bunu gerçekleştirmek için birlik
ve beraberliğimizden geri adım atmadan devletimize,
milletimize, hukukumuza, askerimize ve bizleri
yönetenlere sahip çıkmalı, bu sahipliğimizi her geçen
gün artan oranda tüm dünyaya hissettirmeliyiz.
Mevcut sistemde kurumlar ve kişiler arasında tercih
yapmak zorunda bırakılan bir toplum olmaktansa,
Hedefinde kararlı ve iddialı bireyler olarak yüzeysel
konularla uğraşmadan, koskoca bir devleti zayıflatacak
her türlü hareket ve oluşumun karşısında sapasağlam
durmak, herşeyden daha fazla önem taşımaktadır.
Şahsiyet eğitiminden geçmeden, insanın öz yapısına
uygun bir sistem oluşmadan, ülkemizde ve dünyamızda
sorunların çözülemeyeceği aşıkardır.
Şu an ülkemizin gündeminde yer alan parti kapatma
davası da bu kapsamda ele alınmalı ve ülkemizin gelişim
hızının kesilmesine sebep olabilecek her türlü tutum ve
davranıştan kaçınılmalıdır.
Tüm dünyada ekonomik krizin ayak sesleri duyulurken,
ülkemizi zayıflatacak, insanlarımızı zor durumda
bırakacak oluşumların ve hareketlerin karşısında yer
almak durumunda olduğumuzu düşünüyorum. Bu konudaki
sorumluluğumuz bütün devlet kurumları için aynı
düzeydedir, hiçbirisi hakkında ayrımcılık yapamayız.
Ben ancak şahsiyetin ve şerefin tarafında olabilirim .
Bunun dışındaki her türlü düşünce ve durumdan uzak
değerlendirmelerle ülkemizin, insanımızın büyüklüğünü
tüm dünyaya duyuracak her türlü çalışmanın ve bu
çalışmaları yapanların yanında yer almak
sorumluluğumuzdur bunu da unutmayalım.
Demokratlık adına hukuka saldırmanın kötü olduğu gibi,
milli menfaatlerimizi unutarak ülke gerçeklerini
yerinde tahlil edip çözümler sunmak yerine kaos
ortamından siyasi çıkar elde etmek de doğru değildir.
Mesele şu veya bu, şucu veya bucu olmak değil inasana
yakışan şekilde yaşamak ve yaşatmaktır.
Üzerinde durulacak bir konu varsa budur.
Eleştirel.com yazarı iseniz buradan giriş yapabilirsiniz, değilseniz yazarlığa başvurmak için lütfen formu doldurun.